Emevi-Harici
Zihniyetli Tekfirciler’in cinayetleri ve İslamɪn yüz karasɪ !
Allah’ın adıyla
Bütün dinlerde ifrat ve tefrit yapılmış ve her zamanda ifrat
ve tefrit toplumları zararlara yol açmış ve yıkımlara sebep olmuştur. İfrat
hastalığına yakalanan bir insan kendisini herkesten dindar görür ama gerçekte
dindar değil de “dini dar” dır. İslam tarihinde ifrat ehlinin Hz.
Peygamberi (sallallahu aleyhi ve alihi vesellem) ve ashab-ı kiramı kendi
selamlarına layık görmeyenler, Hz. Peygambere ganimet taksiminde adil ol
diyenler bile olmuşlardır.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve alihi vesellem)
döneminde yer yer bireysel ve fevri olarak toplumda kendisini gösteren bu
düşünce, Hz. İmam Ali (aleyhisselam)döneminde
Sıffin savaşında, hakemeyn olayından sonra kitle halini almış ve bir akım
oluşturmuşlardır. Hz. Peygamber (SAAV) döneminde ifrat ile anılan bu zihniyet
Hz. Ali döneminde harici ismini almıştır.
Hariciler uzun yıllar İslam dinine ve Müslümanlara
birçok zararlar vermişler, girdikleri yerlere kandan, dehşet ve vahşetten başka
bir şey götürmemişlerdir. Yakaladıkları iki kişiye “siz hangi dindensiniz” diye
soru sorduklarında; onlardan biri Hıristiyan’ım dediğinde ona ikinci bir soruyu
sormamış ve serbest bırakmışlardı. (Elbette dinimden olmayan öldürülmelidir
düşüncesi İslam’a göre haram kılınmıştır.) Ama diğeri Müslüman’ım dediğinde,
ikinci bir soruyu; “sen Ali’yi seviyor musun” diye sormuşlardır. Kişi “evet ben
Ali’yi seviyorum” cevabını verdiği takdirde en kötü şekilde öldürülmüştür.
Abdullah b. Hubab Hz. Ali sevenlerinden olduğu için hanımının gözleri önünde
başı bedeninden ayrılmış, hanımı öldürülmüş ve hamile olduğu çocuğu karnından
çıkarılarak parça parça edilmiştir. Bu cinayetleri yapmadan önce Abdullah b.
Hubab’ı sorgulama esnasında “kuru bir hurmayı sahibinden izin almadan yiyen
insanı” sen haram iş yaptın veya sorgulama esnasında, sazlıkta olan bir domuzu
öldürene “domuz bile olsa onu öldürmen haram ve yeryüzünde fesattır” diye
çıkışan ve bir hurmadan, bir domuzdan dolayı feveran eden bir zümreyi
görüyoruz.
Kolları dirseklerine kadar masum insanların kanlarına
bulaşan bu kör yamyamlar bir hurmanın, bir domuzun hesabını yapıyorlardı.
Bunların durumu Hz. Hüseyin’in mübarek başını bedeninden ayırarak ve bir gün
sonrasında “elbisemde sivrisinek kanı vardı, namazım bozulur mu” sorusunu soran
kör yamyamların, bedbahtların durumuna benzemektedir. Harici zihniyet bu gün
Irak’da yaptıkları gibi, İmam Hasan döneminde İmam Hasan’ın askerlerinin
elbiselerini giyerek köylere, kasabalara, savunmasız bölgelere saldırıyorlardı.
Harici zihniyetin zulümleri Kerbela’da son haddine ulaşmış ama yine de zulme
doymamış ve vahşiliklerine devam etmişlerdir. Böylelikle Emeviler devri
sancıları, meş’umlukları, katliamları ile tarihin ve günümüzün nefretlerini
kazanarak noktalanmış oldu ama zihniyet son bulmadı ve Abbasiler döneminde de bu
zihniyet varlığını gösterdi.
Abbasiler hilafete geldikten sonra Emevileri öldürmeye başladılar, Ümeyye
oğullarının mezarlarını açtılar, bulduklarını yaktılar ve zalimce bir yol
takındılar.
Ehlisünnet mezheplerinden birisinin lideri olan “Ebu Hanife”
Mensur’un zindanına atıldı ve işkenceler gördü. Dört mezhepten birisinin lideri
olan “Ahmet b. Hanbel”e kırbaç vuruldu.
Ehlibeytin altıncı imamı Cafer-i Sadık birçok işkence ve
eziyetler sonrası zehir ile şehit edildi, Şiaların toplu olarak grup grup
başlarını kesiyorlardı, canlı canlı mezara gömüyorlardı, duvar altında
bırakılıyor veya devlet binalarının altında defnediliyorlardı.
Emevilerin hükümet döneminde Şialar Velayet suçu ile daima
işkence ve eziyetlere maruz kalıyorlardı ve kadınlar dahi bu iğrenç tutumdan
müstesna değillerdi. İbni Esir şöyle yazıyor; Haccac Zübeyr’in oğluna galip
geldiği zaman Medine’ye gelerek Medine halkına çok kötü davranmaya başladı ve
onlardan bazılarına örneğin, Cabir b. Abdullah Ensari’ye, Sahl b. Sad’a
hakaretler etti. O, onlara hakaret etmek için, onların ellerine kilit vurdu ve
bundan daha da kötüsü askerlerine insanların evlerine girerek onların
namuslarını kirletmeleri için mutlak bir özgürlük verdi. (El-Kamil fit Tarih,
c.4, s.358-359-482)
Mes’udi şöyle yazıyor; Savaş olmaksızın Haccac’ın öldürdükleri yüz yirmi bin
kişidir. Haccac dünyadan gittiği zaman onun zindanında on altı bini çıplak olan
elli bin erkek ve otuz bin kadın bulunmaktaydı. Zindandakilerin çoğunluğu Ali
Şialarıydı. Haccac kadın ve erkekleri aynı zindanda hapsediyordu. Haccac’ın
zindanlarının yaz aylarında güneşi engellemek ve kış aylarında yağmur ve
soğuktan korunmak için tavanı yoktu. Zindandakiler yaşadıkları odalarda tuvalet
ihtiyaçlarını gidermeye mecbur bırakılmışlardı, bundan dolayı kötü kokular
onlara eziyet ediyordu. Zindandakilerden birisi öldüğü zaman bedeninin kokması
ve oradakilere eziyet sebebi olması için cenazesini dışarı götürmüyorlardı.
(Müruc-uz Zeheb, c.3, s.175-176)
İbni Cevzi’nin tarihinde şöyle nakledilmiştir; Haccac’ın zindanında bulunanlar
güneşin kavurucu hararetinden dolayı duvar gölgesine gittikleri zaman
nöbetçiler onları taşla vurarak duvardan uzaklaştırıyorlardı. Haccac zindandakilere
tuz ve toprak karışımlı arpa ekmeği veriyordu. Haccac’ın zindanına atılan
kimsenin bir kaç gün sonra derisinin rengi değişir ve siyaha dönüşürdü.
İbni Esir Kameri seksen dokuzuncu senenin olaylarında şunları yazıyor; Halid b.
Abdullah b. Kasri Mekke’nin hâkimi olduğu zaman bir konuşma yaparak şunları
söyledi; Ey insanlar! Halid’in hilafeti mi iyidir yoksa Hazreti İbrahim’in
riyaseti mi? Allah’a yemin olsun ki, halifenin faziletini bilmiyorsunuz.
İbrahim Halil Allah’dan su istedi Allah ona acı ve tuzlu suyu verdi (zemzem
suyu) ama Velid’in kuyusu tatlı su ile doludur. Halid insanların Velid’in
kuyusunun suyunun daha iyi olduğunu anlamaları için, Velid’in kazdığı kuyunun
suyunu Zemzem kuyusunun yanına aktarıyor ve orada bir havuza boşaltıyordu,
bunun için Velid’in kuyusunun suyu kurudu. (El-Kamil fit Tarih, c.4, s.536)
El-Ağani’nin sahibi şöyle yazıyor; Halid Zemzem kuyusunun suyunu “pislik ve
kesafet menbaası” olarak adlandırıyordu. Bir gün minbere çıkarak, alaylı bir
şekilde şöyle dedi; “Bizim batılımız nereye kadar sizin hakkınıza galip
gelecektir! Allah’ın sizlere gazap etme ve bizleri yok etme zamanı acaba daha
gelmedi mi? Eğer emir-ül müminin Velid Kâbe’yi yıkıp, onun taşlarını Şam’a
taşımayı emretseydi ben bunu yapardım. Allah’a yemin olsun ki, Velid Allah
katında peygamberlerden daha üstündü.”
El-Ağani’nin sahibi şöyle devam ediyor; Halid’in annesi hıristiyandı.
Hıristiyanlar ve ateşe tapanları Müslümanlara musallat ediyor, onlara işkence
ve eziyet etmeleri için emir veriyordu. O Hıristiyanlara Müslümanların
cariyelerini satın alarak onlarla evlenmeyi caiz kıldı. Alman şark bilimcisi B.
Wellhausen şöyle yazıyor; Halid Küfe’nin hâkimi olduktan sonra Caminin kıble tarafının
arkasında annesi için bir kilise bina etti. (Tarih-ul Devlet-ul Arabiye, s.319)
Yezit b. Abdulmelik bir gün Ebu Leheb’e selam göndermek ile meşgulken, ona
şöyle dediler; Ebu Leheb kâfirdi ve Allah Resulüne eziyet ediyordu. O şöyle
dedi; Biliyorum ama güzel sesi olduğu için ben ondan hoşlanıyorum. (İkd-ul
Ferid, c.4, s.202)
“En-Niza ve-t Tehasum” kitabında şunlar yazılmıştır; “Mensur bir odanın
kontrolünü oğlu Mehdi’nin eşine verdi ve ona kendisi hayatta olduğu müddetçe
onun kapısını açmamasına dair yemin ettirdi. Mensur dünyadan gittikten sonra
oğlu Mehdi odanın kapısını açtı ve odada Ebu Talib’in soyundan öldürülenleri
gördü, onların soy silsilesi kâğıt üzerine yazılmış ve kulaklarına bağlanmıştı
ve onların arasında çocuklar bile vardı.
Mensur’un diğer cinayetleri ise şunlardı; Valisine İmam Cafer Sadık’ın
(aleyhisselam) evini yakmasını ve O hazreti zehirlemesini bir mektup da
emretti. Bundan dolayı O hazret zehirlenerek dünyadan gitti. (Kamus-ur Rical,
Muhammed Taki Şüşteri, hicri 1410 Basımı) Mensur kendi itirafına göre Hz.
Ali’nin (aleyhisselam) evlatlarından bin kişiden fazla öldürmüş ve onun eli ile
öldürülen Şiaların sayısı hesaplanmayacak kadar fazladır.
İmam Muhammed Bakır (aleyhisselam) şöyle buyurmuşlardır; “Şialarımızı
hangi şehirde yakalasalardı öldürüyorlardı, Şia olma ihtimali verdiklerinin el
ve ayaklarını kesiyorlardı, bizim sevgimiz ile tanınanlar zindana atılıyordu
veya malı yağmalanıyordu yahut evi yıkılıyordu.”
Haccac
zamanında Şia ve Ehlibeyt sevenlerinin hali o kadar kötü bir konumdaydı ki,
birisine “sen Şiasın” denilmesinden daha ziyade “sen kâfirsin” denilmesi
daha hoş geliyordu.
Ebul Ferec İsfehani “Makatul-ut Talibin” adlı eserinde şöyle yazıyor;
Mutevekkil Ebu Talib evlatlarına baskıcı hamleler yaptı, onların topluluğuna
zorluklar çıkardı, onlara karşı kin, nefret ve suizan ile muamelede etti ve
onlar hakkında yakışıksız iftiralarda bulundu.
Mütevekkil Ömer b. Ferec Rahci’yi Mekke ve Medine’nin hâkimi yaptı. Bu hâkim
Al-i Ebi Talib’in insanlar ile ilişkilerini engelliyordu ve kimsenin onlara
yardım etmesine müsaade etmiyordu. Onlara en ufak bir merhamet gösteren, yardım
eden en kötü cezalara tabi tutuluyordu. Al-i Ali (aleyhisselam) öyle bir
şekilde ekonomik sıkıntı içine sokuldu ki, bir kaç seyide bayan bir gömleğe
sahipti ve namaz vakti geldiğinde kendi aralarında o gömleği sırasıyla giyiyor
ve namazlarını böylelikle kılıyorlardı. O gömlek yıprandıktan sonra ona yama
yapıyorlardı. Evlerinde, ev işlerini yaparlarken giyecek elbiseleri yoktu ve
bundan ötürü evden dışarı çıkamıyorlardı. (Makatul-ut Talibin, s.599)
Bu günün haricileri, tekfircileri ve dehşetleri:
Dünün ve Bugünün devamıdır, aynısıdır. Suriye’de, Irak’da Ehlisünnete ve Şiaya fark
gözetmeden zulümleri, katliamları, tecavüzleri yapanlar dünün imam katillerinin
devamı, takipçisi ve nesilleridirler. Dünün imam katilleri (İmam Ali, İmam
Hasan, İmam Hüseyin) bu günün bebek katilleri, kestikleri insanların başları ile
top oynayan vahşileri, yamyamlarıdırlar. Bunların dedeleri tarihte neler
yapmışlarsa bunlar da bu gün aynısını yapmaktadırlar. Dedeleri baş kesmişler,
genç, yaşlı, çocuk demeden kıyımlar, katliamlar yapmışlar, mezarları yıkıp, yok
edip, yağmalamalar yapmışlar. Bu günküler de genç, yaşlı, erkek, çocuk demeden
katliamlar, tecavüzler yapıyor, ashab-ı kiramın, ilim adamlarının,
peygamberlerin türbelerini, mezarlarını yıkıp yok edip, yağmalıyorlar.
Peki, bunlara ses çıkarmayanlara, sessiz kalanlara hatta destek çıkanlara ne
demeli! Bunlara mücahit adını verenlere ne demeli! Bunlar hakkında olumlu
sözler sarfeden, yazan sözde İslamcı geçinen yazarlara ne demeli! Efendilerini
kıble edinip, efendilerinin yönüne göre yön ve cihet belirleyenler halka
yanlıştan, yalandan başka bir şey veremezler. Bu gün efendilerinin ağzı değişse
ve bunlara efendileri “böyle Müslüman olmaz” deseler, emin olun bunlarında
ağızları değişecektir. Üç beş ağaçtan dolayı haftalarca evalerine girmeyenler,
dün Şam’da, Halep’de, bugün Musul’da, Kerkük’de, Telafer’de… namusları ihlal
edenlere, katliamlar yapanlara, kestikleri insan başları ile top oynayanlara ve
bunlara destek çıkanlara, bunların adını mücahit koyanlara, bunların
yaptıklarına sünni devrim diyenlere neden ses çıkarmazlar. Kan, can, namus,
kadın, mezhep üzerinden siyaset şerefsizliği, alçaklığı yapanlara neden ses
çıkarmazlar. Bu ülkenin duyarlı insanlarına, Müslümanlarına ne oldu, neden
üzerlerine ölü toprak serpilmişçesine, ölüm sessizliğine büründüler.
Unutmayalım ki, ölüm haktır ve er ya da geç hepimizin kapısını çalacaktır ama
bundan daha önemlisi ve unutmamamız gereken şey Allah’a verilecek hesaptır.
İşte orası önemlidir. Rabbim yazanları, konuşanları, saflarını belirleyenleri
Allah’a hesap verme düşüncesi ile yazan, konuşan ve saflarını netleştirenlerden
karar kılsın.
Selam ve Dua ile…
Mehdi AKSU
Kaynak: Rasthaber