Ortadoğu’da karanlık komplolar !
Suudi yönetimi, bütün İslam
Devletlerin yüz karısı ve Bölgenin huzursuzluğun yaratıcısı kalmayıp, aynı zamanda İslam coğrafyasında tüm
bela ve pisliklerinde sorumlusudur.
“Geçen Mart ayında Suudi Arabistan’da yapılan
sessiz toplantı ve İsrail ordusundan son günlerde sızan anonim bilgiler,
Ortadoğu’da savaşın yeni bir aşamaya geçip daha da genişlemesi noktasında
gerekli zemini teşkil ediyor.”
Ortadoğu’da dönen dolapların, karanlık komploların ardı arkası
kesilmiyor. Türkçe tercümesi ‘İştiraki’de yayınlanan bu yazı Ortadoğu’daki
dönen dolapları, karanlık komploları konu edinmiş.
Conn Hallinan
Geçen Mart ayında Suudi Arabistan’da yapılan sessiz toplantı ve İsrail
ordusundan son günlerde sızan anonim bilgiler, Ortadoğu’da savaşın yeni bir
aşamaya geçip daha da genişlemesi noktasında gerekli zemini teşkil ediyor.
Esad’a Nişan Almak
Anlaşma uyarınca Şam rejiminin yenilgisi öne plana alınıp, IŞİD ve
El-Kaide’nin yol açtığı tehdidin savuşturulması meselesi geriye itildi, ayrıca
İran’ın bölgedeki nüfuzunun bozguna uğratılması bir hedef olarak belirlendi. Ancak Türkler ve Suudiler mesele İran olunca aynı
yerde durmuyorlar: Türkiye Tahran’a yönelik yaptırımların sona ermesi hâlinde
doğacak iş fırsatlarına bakarken, Riyad İran’ı önemli bir bölgesel hasım olarak
görüyor.
Türk-Suudi ekseni, Türk silâhlarının, bomba yapımında kullanılan
malzemelerin, istihbaratın ve bunlara eşlik eden tonla Suudi parasının El-Kaide
ile bağlantılı Nusra Cephesi ve Ahrar’uş Şam gibi gruplara açıktan akacağı anlamına
geliyor. Bugün
Nusret Cephesi de ve Ahrar’uş Şam da “Fetih Ordusu” içerisinde birleşmiş
durumda.
Amerikalılar, İslamcılara yardım etme ve onlara suç ortaklığı yapma
konusunda pek endişeli değiller. ABD, Irak ve Suriye’de IŞİD’i
bombalıyor, Obama yönetimi de kendisini Şam rejimi karşısında İslamcıların kampına
nesnel olarak yerleştiren bir tutumla Esad’ın devrilmesi için Suriyelileri
eğitiyor. Washington aynı zamanda Yemen’deki Husilere karşı
yürüttükleri savaşta Suudilere de yardım ediyor. Gelgelelim Husiler, Arap Yarımadası’nda IŞİD’in ve
El-Kaide’nin en etkin düşmanı. ABD, öte yandan El-Kaide’ye
karşı insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenliyor.
Görünüşe göre, Türk-Suudi ittifakı, Suriye iç savaşında farklı bir
kanala girdi. Parçalı muhalefete
karşı geçen yılın başında elde ettiği kimi başarıların ardından Suriye
hükümeti, son birkaç ay içerisinde çok kötü yenilgiler yaşadı ve bugün Humus,
Hama ve Şam ile sahil bölgesindeki desteğini savunmak için yeniden
toparlanıyor. Suriye hükümeti, ülkenin yarısından fazlasını isyancılara
kaptırmış olsa da hâlâ nüfusun yüzde altmışını kontrol ediyor.
Türkiye, uzun zamandır Esad karşıtı güçler için gerekli silâh, ikmal
malzemeleri ve savaşçı geçişleri noktasında en önemli bir kanal oldu. Suudi Arabistan ve Ortadoğu’daki krallıkları temsil
eden Körfez Koordinasyonu Konseyi’ndeki birçok müttefiki isyancılara para
akıttı. Ama Suudi Arabistan, Suriye ve tüm bölge ülkelerinde önemli bir varlığa
sahip bulunan Müslüman Kardeşler’i kendi krallığı için her daim bir tehdit
olarak gördü.
Erdoğan’ın
başında olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi de Suudilerle sürtüşme içerisinde
olan İhvan’la ideolojik yakınlığa sahip. Örneğin Türkiye Mısır’da seçilmiş
İhvan hükümetine karşı yapılan askerî darbeyi kınarken, Suudi Arabistan
Mursi’nin devriliş sürecini öncelikle parasal açıdan destekledi, Mısır’ın
ekonomisini dertten kurtarmaya dönük gayretlerini hâlen sürdürüyor.
Ama öte
yandan Esad’dan kurtulma noktasında köprünün altından çok sular aktı. Türkler ve Suudiler, Suriye’de yeni ele geçirilen
İdlib kentinde ortak bir komuta merkezi kurdular ve Esad muhaliflerini tek bir
merkezde toplamaya başladılar.
Hizbullah’la mı Savaşılacak?
Üç yıllık
iç savaş Suriye Ordusu’nu lime lime etti. 2011’de 250.000 olan asker sayısı bugün 125.000
civarında. Ama diğer yandan Şam, Lübnan’daki Hizbullah savaşçılarından destek
görüyor. 2006’da İsrail’i püskürtmek için savaşmış olan Lübnanlı Şii örgüt, bugün
Esad rejiminin en ehil güçlerinden biri.
İsrail’den o bilgi de tam bu noktada sızdı.
New York Times’ta 12 Mayıs tarihinde çıkan hikâyenin
zamanlaması gerçekten tuhaf. İsimsiz “üst düzey İsrailli subaylar”a dayanan bu
hikâye bir anda ön plana çıkıyor. Kaynak gizli olsa da mesajı çok açık: “Hizbullah’a çok sert
vuracağız. Elimizden geldiğinizce sivil kayıpları sınırlı tutmak için her türlü
gayreti ortaya koyacağız. Ama roket saldırıları karşısında da elimizi kolumuzu
bağlayıp oturmayacağız.”
Makale, özünde, Hizbullah’ın sivilleri güney Lübnan’da
bir zırh olarak kullandığını söylüyor. İsrail’in sivil olup olmadığına bakmadan
söz konusu grubu bombalamaya niyetlendiğini iddia ediyor.
Doğrusu pek de sıcak bir gelişme değil bu. İsrail
ordusu bu türden iddiaları 2008-9’da Gazze’ye yönelik “Dökme Kurşun”
saldırısından beri dile getiriyor. Geçen yıl “Koruyucu Sınır” saldırısında da
savaş durumuna girmişti. Bugün Birleşmiş Milletler, sivillerin hedef alındığı
savaş suçlarının işlenip işlenmediğini soruşturuyor.
İsrail Hizbullah’la ilgili bu sözleri ilk defa da
söylemiyor. Beyrut’ta yaşayan yazar ve fotoğrafçı Mitch Prothero, “sivillerin
arasında saklanma mitinin tümüyle yanlış olduğunu” söylüyor. Esasında Hizbullah
savaşçıları sivillerin arasına karışmaktan hep imtina ediyorlar, zira onlar,
“işbirlikçiler tarafından er ya da geç ihanete uğrayabileceklerini” biliyorlar.
Filistinli birçok militanın başına bu türden olayların geldiği biliniyor.
İyi ama İsrail ordusu neden Lübnan’a savaş açmaktan
bahsediyor? Sınır sessiz. Birkaç olay oldu, onlar da çok önemli şeyler
değildi. Hizbullah savaş başlatma niyetinin olmadığını söyledi. Ama gene de Tel
Aviv’i uyardı ve savaşma becerisine sahip olduğunu beyan etti.Sorunun en muhtemel cevabı ise
şu: İsrailliler eylemlerini Türkiye ve Suudi Arabistan’la birlikte koordine
ediyorlar.
İsrail, güney Suriye sınırı boyunca yaralanan Nusret
Cephesi savaşçılarını alıp tedavi ediyor.Ayrıca Golan Tepeleri’ndeki Suriye güçlerini
bombalıyor. Yapılan bir saldırıda yedi Hizbullah üyesini ve Suriye hükümetine
danışmanlık yapan İranlı bir generali öldürmüştü.
Belirsizlik Alanı
Suudiler, Suriye, Irak ve Yemen’de İran’ın genişlemeci
siyasetinin hüküm sürdüğüne dair tezini ileri sürüp duruyor ve bu noktada uzun
bir geçmişi olan Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki çatışmaya atıfta
bulunuyor. Hizbullah esasında Şiilerin bir örgütlenmesi, Irak’ın ekseriyeti bu
mezhebin üyesi. Esad rejimi de Şiiliğin bir kolu olan Alevîlerle bağlantılı.
Husiler de bu mezhebin bir parçası.
Ancak Ortadoğu’daki
savaşlar seküler iktidarla ilgili, ilahi otoriteyle değil. Mezhep
ayrımcılığı her ne kadar adam toplama konusunda faydalı olsa da, bu böyle.
“İran saldırganlığı” ile ilgili söylenenler de bu konuyla ilgili. Sünnilerin
hâkim oldukları Saddam rejimi, Suudilerin parası, ABD’nin desteğiyle, 1981’de
İran’ı işgal etmiş ve bu kanlı mezhep savaşı başlamıştı.
Eğer İsrail ordusu güney Lübnan’a saldırırsa,
Hizbullah Suriye’deki bazı birliklerini çekmek zorunda kalacak ki bu da kısa
süre önce birleşmiş bulunan isyan güçlerinin ağır baskısı altında olan Suriye
ordusunu zayıflatacak bir gelişme. Özetle iki cephede savaşmak zorunda kalacak
olan Hizbullah’ın eli kolu bağlanacak, güney Lübnan ezilecek ve bu da sonuçta
Esad rejiminin devrilmesini beraberinde getirecek.
Karl von Clausewitz’in bir vakit söylediği gibi, savaş
esasında bir belirsizlik alanıdır. Gerçekte ilk ateşi açan belirleyici olur.
Geçmişte İsrail güney Lübnan’da birçok köyü ezip geçmiş, çok sayıda Şii’yi de
katletmişti. Ama bu sefer bir kara harekâtı
ve işgal faaliyeti çok pahalıya patlayabilir. Hizbullah’ı yenebileceklerine
dair o fikir boş bir hayalden ibaret. Şiiler, Lübnan’daki etnik yapının yüzde
kırkını teşkil ediyorlar ve güneye hâkimler. Aynı zamanda Hizbullah diğer
toplulukların da desteğini alıyor, bunun bir nedeni, örgütün İsrail işgaline
karşı 1982-2000 döneminde başarılı bir direniş sergilemiş olması, 2006
işgalinde de Tel Aviv’in kanını dökmesi.
Ancak İsrail Hizbullah’a saldırırsa bu, Lübnan’da iç
savaşı tetikler. El-Kaide’nin ve IŞİD’in Suriye ve Irak’taki gücünü pekiştirir. Türkler, El-Kaide’nin
kendileri için bir tehdit teşkil etmediğini düşünebilirler, ama son yaşananlar
onların da bir durup düşünmelerine sebep olacak nitelikte.
Afganistan’da
Mücahidler ve Libya’da Kaddafi karşıtı güçler gibi bir şey yaratmak çok da zor
değil. Onları hep birlikte kontrol etmekse başka bir mesele.
Geri Tepen Hamle
Oklahoma
Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları direktörü Joshua Landis’e göre, “Ortadoğu’da her iktidar İslamcılardan kendi
amaçları doğrultusunda yararlanmaya çalıştı ama görünen o ki bu hamle geri
tepiyor.”
Taliban’ı
ve El-Kaide’yi yaratan Afgan Mücahidleriydi; IŞİD’i ortaya çıkartansa ABD’nin
Irak’ı işgal etmiş olmasıydı. Libya ise radikal İslamî gruplar için güvenli bir
bölge hâline geldi.Erdoğan,
AKP’nin İslamî kimliğinin Türkiye’yi Suriye’den sekecek kurşundan koruyacağını
zannedebilir, ama bu grupların birçoğu Erdoğan’ı seküler kurumlar dâhilinde
demokratik siyaset peşinde koştuğu için mürtet kabul ediyor.
Bugüne
dek Suriye ve Irak’ta gönüllü savaşmak için giden Türk genci sayısı beş bin
civarında.Bu
gençler savaş sahasında edindikleri beceriler ve ideolojiyle Türkiye’ye
dönecekler ve Erdoğan Esad’ı devirme saplantısından ötürü muhtemelen pişman
olacak.
Eğer Fetih Ordusu Esad hükümetini devirme konusunda başarılı olursa,
Ortadoğu bugünkünden daha kaotik bir hâl alacak, eğer İsrail de Lübnan’a
saldırırsa “kaos” kelimesi yaşanacakları anlatma noktasında kesinlikle yetersiz
kalacak.
Kaynak: Rast Haber